16 Aralık 2013



















sebepsiz koşmuş çok yorulmuşsam; durmak için gökten elma düşmesi gerekmişse; anlamak için bir zaman vermişsem; hatta zamanı unutmuşsam bulduğum kıymetlidir. 
aklımda uzak diyarlar varken; o dış hatlar kapısını bu kadar isterken içim  bir kara parçasına bu denli bağlıysa bulduğum  benimdir.


12 Aralık 2013

siyasi haritanın çizgileri değil sevdiğimiz insanlar il sınırlarını çiziyor. geçmiş zamanın kıymeti anlaşıldıkça özlemek daha da değerli oluyor. huzur bulunması güç, uzakta kalması acı bir şey-miş.
yanıma gelirsen eğer...

2 Aralık 2013

olay  öyle  uzadı ki ben çıkıp ilan-ı aşk etsem '' hangi şarkının dizeleri bunlar'' cevabını alma ihtimali çok acı. bir zaman ancak bu kadar boşa akıtılırdı ve bir jeton ancak bu kadar geç düşerdi.
sahiplenmeden de sevmek saf sevebilmek güzel yine de.
beraber şarkılar dinleyeceğimiz günlere, hayalle...

23 Kasım 2013

söyleyeceğim her şeyi sırasıyla erkin koray'a  ve bülent ortaçgil'e söyletiyorum;



1. erkin koray-razıyım


2. bülent ortaçgil - sen sorumlusun

12 Kasım 2013

herkesin yaşadıkları özeldir, kendinedir. amenna. ama ya hissedemekleri ?  içinde kalanlar? onun hesabına düşüp de hiç ses bulamayanlar ? işte insan unlardan oluşuyor.
işte insanlar bundan oluşuyor.
söyleyemeyip anlatamadıklarından.
emin olduklarından,
mutlu olamadıklarından,
zorunlu olup da o gizli yerini açamaynlardan.
herkes birbirinin hissettiklerini hissediyor;
sadece faklı insanlarla.

5 Kasım 2013

hayat bazen çok oynak çivi


-

'' bazen diyorum atayım kendimi aşağıya bazen de diyorum niye atayım kendimi aşağıya. tanrım bana sabır ver ama lütfen çabuk ol. ben de öyle yaptım. ''

-
          asfalt dünya / beni severmiş o 


- 
- köpek ve kız -     

30 Ekim 2013

Değişir, alt üst olur her şey. tekrara sarar olaylar. değişir düşünceleriniz, şarkılarınız, inandıklarınız, istedikleriniz, kelimeleriniz. kalbinizdeki ses aynıdır; doğrularınız, değerleriniz anlam kazanır. seçim yapmışsınızdır, bir şeye ramen bir şeyi seçmişsinizdir. seçiminizden acı çeker göz yaşı dökersiniz.  seçmeseniz, dökmeseniz elinizdekinin kıymetini göremezsiniz. kelebek etkisine innmazsanız, kelebek size dokunmaz. bir nefes almasanız devam edemezsiniz. hissetmezseniz, hissettiremezsiniz.

bile bile ladese girmezseniz yaşadım diyemezsiniz.




26 Ekim 2013

But if actions can't speak
And words cannot do
What ten thousand armies
Can't even fight through



kendisi de öyle güzel öyle tapılası ablamız. tabi bazı şeyler genetik.

19 Ekim 2013


                                               SEN YAĞMUR DÖK - KEDİ VE KARPUZ

                                                       bağzı şarkılar notadan daha fazlasıdır.

''içimde bir dumana yarım uçtun
sen, öylesin
bu, öyle''

17 Ekim 2013

dünya geçici, kalıcı olan tek şey ise kalbine dokunduğunuz insanlar. eğer o kadar şanslıysanız -lar eki geliyor o insan kelimesine. insan çoğaltmak marifet değil, iyi ya da kötü değil ama bu dünyadan toprak altına girince geriye ne ad, ne para, ne dua kalıyor. bir tek alışkanlıklar kalıyor ki onlarda zamanla tersi yönden alışkanlığa dönüşüp yok oluyor.
içimdeki öfke ve bu döneme ait kızgınlık da aynı alışkanlıklar gibi yok oluyor belki ama elimde kocaman bir kazan ve içinde insanların saçma tarafından onlarca hikaye kalacak. yani umarım gidip bitiyordur artık bu zaman dilimi yoksa psikolojik tepkilerden fizyolojik tepkilere geçmem an meselesi.
yoksa katil olmam bıçak sırtı.

helvası kavrulmamış adamların ruhlarına anı niyetine;



30 Eylül 2013

  anlatamıyorsun, hangi dilde konuşursan konuş içinin canı acıyorsa, karşındaki adam en değer verdiğinse, canı yananın içini görüyorsan ateş her şeyi kül ederken nedenini niçini anlatamıyorsun. daha kendin bile anlamamışken, bunca saçmalığın, mal düşkünlüğünün sırrına erememişken, tüm genetik bağından kurtulmak isteyip de olanı biteni her akla malum edemezken elimden bir şey gelmese de dilimden ve kalbimden diliyorum;

  ne yaşattıysak bu hayatta hepsini yaşayalım. hem de gönlümüze göre. komşusu felç geçirirken  ağızında gülüşü olan da, kan kusturana anasından iyi bakan da, ortada tenis topun dönüp kızını psikologlara düşüren de, anasına babasına bir şeyleri anlatmak uğruna dünyadan soğuyan da.... içi gibi ömür geçirsin.

  sultanlara kalmayan bu dünya peşinden ufak hesaplarla insan kalbi kıran kul hakkı yiyenin de bu dünyadan göçüşünü bilmeden alma canımı, artık yukarda kim varsa, kabul et.

26 Eylül 2013

gitmeden inanmam, inanamam ki :]]


18 Eylül 2013

 


    
oh land - pyromaniac

vuuhuuuuu ' larda özel vurgularla yüksek sesle eşlik ediyoruz, hata olmasın. 
3 2 1 ... vhhuuuhuuuuuu

17 Eylül 2013

sevdikçe uysallaşan sevildikçe durulan insanlara çok özeniyorum. laf olsun diye değil, ne zaman bir noktadan öte sevdiğimi hissetsem kaçıyorum. gidiyorum. yara almamak için değil ama zaten uzağa adımımı atınca karşı taraftan daha çok kendi canımı ben yakıyorum. yaralamamak için gidiyorum. huyumu biliyorum. babam, bir adam, annem, her hangi bir insan benim ona verdiğim yüksek doz sevgiye yüksek doz sevgiyle karşılık verirse içimi kazıya kazıya  uzağımda tutuyorum.
onlara bağımlı hale gelmekten, tüketmekten korkuyorum; sevdiğim insanlar acıyacak diye korkuyorum.
ben önce allahtan sonra kendimden çok korkuyorum.

son olarak;

13 Eylül 2013



[*]

ne zaman ki daha fazlasını yaşamam derseniz çok daha fazlasını yaşarsınız. yeni bir ev kurulur-ken  başka bir yanda bir insan son nefesini verir. nefes verenin yan kapısında yeni hayatlar için planlar yapılır. planları yapanların gelecek hayatları hakkında bir sürü ihtimali varken şu an yaşadığı yer hakkında bir fikri yoktur. 

geleceği kurayım diyen de geçmişin  acısını çeken de bugünü es geçip canını yakar.

kimisi sırf canı yanmasın diye şeffaf olmayı tercih eder. o kadar görünmez olur ki birileri için yok olur. 

yeni yeni aşina olduğumuz insanlar beklenmeyecek kadar saf ve temiz kalpleriyle gün aşırı şaşırtırken huyunu suyunu ezber yapıp bir incelik beklediğimiz insanlar vermezler kendinden ödün.

ve bir insanı yıllar sonra gerçekten gülerken görebilirsinz. yaşanılan tüm karmaşanın içinde bir şeylere değer  bakışlar yakalayabilirsiniz. eğer sizin için kıymetli birini seven ona saf bakabilen bir insan bulursa kendisi; hiç kimseye bağımlı olmadan kendisi olabilmişse şu hayatta belki sizi bile sevgiye sevmeye inandırabilir. hem de tam inancınızı kaybettiğiniz anda.

bu hayatta hiç zorlanmazsanız ne kadar güçlü olduğunuzu göremezsiniz. 

[*]

tüm bunlar bizzat benimle ilgili olup ana kahramanları ben değilim olayların. bu yüzden o kadar karıştı ki içim dışıma geldi.  nerde ne hissetmem gerektiğini şaşırdığım, olaylara sakinlikten uzak tepkiler verdiğim, haklıyı ararken haklarımı kaybettiğim, konuşacak birilerini ararken kendimi kaybettiğim çok oldu. her seferinde izmirdeki odamda olmak istedim, ayak ucumda kitaplarım dursun göriyim istedim hepsini. başucumda pessoa dursun istedim. en azından benim kadar huzursuz bir adam olarak, hayali aşkım olarak gücüne ihtiyaç duydum. 

[*]


herkesin annesi kendine ayrıdır amenna ama bu şarkının her bir satırını bana yıllarca ezberlettirmedi.
biz kendisiyle her bir satırı gün be gün yaşayarak öğrendik. önce yaptı sonra bir ona baktım bir diğerlerine ve dedim ki iyi ki ben cahidenin kızıyım. çünkü demek kolay olmak zor. burda yazmak basit (ve rahatlatıcı) ama tepki vermek bir sanat işi, sevmek başlı başına bir dünya ve cahide olmak bir sabır işi.  bunları buraya yazıyorum çünkü bir insan illa kaybettiğinde kıymete biniyorsa ya o insanda ya sevende var bir bozukluk demeklik. ama annem benim hayatımda gördüğüm en saf ve mükemmel şey ve benim ona hissettiğim sevgi hayatım boyunca içimden gelen en huzurlu duygu. istedim ki yıllar sonra bu postu görürsem hayatımın bu dönemini unutamıyım. 

-bazı dönemlerimden öğrendiğim şeyin tekrarı yok çünkü-

ve işte annem benim için bu şarkı: 


6 Ağustos 2013


en fazla şu resim kadar saçmalayıp gidicem. söz.

simondan girmek istedim ilk başta, hani dö bavyer olan. baktım ki toplayamıcam kafayı. sonra turgut uyarı düşündüm bir süre, ilham hakkında, yaratıcılık hakkında. sonra bozuk bir saat olma durumunu düşündüm. ordan hayatı ne kadar saçma sapan işler yaparak doldurduğumuz üzerine düşündüm. bu saçma işlerin bir kısmında ailede ki saçmalıklara ve seçmelere kafam takıldı.
ve istedim ki bir süre düşünmiyim. sadece düşünmiyim. kendimi ya da birini ya da bir şeyi... her hangi bir şeyi... olmadı. dedim ki en boş ne düşünebilirim; istemsiz bir şekilde yine yoğun düşünürken buldum kendimi hem de düşünmeme üzerine!
kızım dedim kendi kendime; bence sen uyu. uyudum. gereksiz insan gördüm. uykularımızı, rüyalarımızı düşündüm. kaçamadıklarımızı, kaçtık sandıklarımızı düşündüm. dedim sen en iyisi saçmala .
nasıl olsa atış serbest, müzik bol, kitap çok.
hep bağırıyorum ya bir insan neyi çok söylüyorsa ona zıt davranıyor diye; kendimi yargıladığımda gördüm ki bari bu konuda kendime zıt gitmiyorum. diyorum ya hani düşünüyorum, düşünmüyorum aslında. düşünsem belki bir sonuç bulurdum, düşünsem akıllanır yanı hataları tekrarlamazdım, düşünsem bu saçma yazıyı yazmazdım belki de... ya da bir noktadan sonra sırf kendine zıt gitmemek için düşünmemiş gibi yapmak en azından bir noktada düşünmemeyi sağladığı içindir.

sonuçta sadece lahmacun biraz daha lahmacun .
#benböylesaçmalıkgörmedim

22 Temmuz 2013

iyi demiyorum, kötü demiyorum. illa bir yana ait olalım da demiyorum. aile kavramı çok karmaşık ve bu kadar saçmayken ait olmayalım diyorum.
ne kadar yakın, ne kadar sahteyse bir o kadar iticiyken uzak bir çigan masalında yaşamama kimse engel olmasın.
sevgileriniz beni bağlamasın artık ya. zorunlu saygı göstergesi olarak yaptığım tüm reveranslar bok yesin. sevmeyin efendiler, sevmeyin bilmiyorsanız sevmeyin, konuşmayın, gaza gelmeyin.
sonuç olarak tüm yaşadıklarımız varlığın içinde yokluğu sevmek, vakti zamanında yediklerimizi sindirmek, kendi egomuzu şişirmek!
hepinizin egoları, gelmişi-geçmişi, sözlei, sövgüsü benden uzak cennete yakın olsun.

21 Temmuz 2013

                     


Şu hayatta fark ettim ki;

*kötü insanlardan hiç bir kötülük görmedim. öyle şanslıyım yani düşününce. zararı dokunan ne varsa hep benim iyiliğim içindi.
*mükemmel bir babaya sahip olduğumdan olsa gerek diye düşünüyorum; küçüklüğümden bu yana ilişkilerde  genellikle kadınların hatalarını gördüm. iyi bir şey değil hem de hiç iyi bir şey değil bu ama istem dışı ilk kadınların yaptıklarını inceliyorum. daha sonradan fark ettim ki bunda çevremdeki hatunların da payı büyük.
*öyle insanlar var öyle damarımı buluyorlar ki ben bile bilmiyorumdaha onlar nasıl buluyor ?

8 Temmuz 2013

niyetim bu şarkıyı parçalayarak dinlenmeyecek hale getirmek zira komaya sokacak

-her şey gibi demedi hemen adını; zor yani bazı şeyler söyleyemiyor insan. ama kendinden değil, havadan sudan değil, olanlardan ve olacaklardan. bağıramıyor ya ağız dolusu boşaltmış sayılmıyor içini.

-ne varsa avuç avuç lazım kadarını alıp paylaşıp geri koysak; öğrensek yani paylaşmayı bir şeyleri. ama ramazan değil dediğim ya da bayramlardan bahsetmiyorum. içimizi paylaşsak dışımızla bir olsa. biz bize yetsek hatta önce kendimiz kendimile bölüşebilsek. bir kendimizi bulabilsek ve içimizdeki farklı kategorilerdeki benliğimizi seçebilsek.

-güzel şeyler yine olur hep olur; inancımızı hiç yitirmesek mesela. ya da bize inanç yitirtmeye çalışan bu kadar olay olmasa. ben olaysız hayatımız olsun demiyorum arada güzel şeylerde olsun diyorum. inandırsın mesela hayata akıp giden zamana, insanlara.

-kötü talih numarası benim değil bir tek ne güzel oynuyorsun kendi kısmını; dananın kuyruğunun koptuğu yerdeyiz.bir kez daha kuvvetle kanıtlandı ki insanlar yaşadıkları duyguları hissetmiyor, istedikleri duyguları yaşıyor. yani demem o ki bir şeye hazır değilsen isterse dünyalar komutanı gelsin ne mutlu olabilirsin ne aşık vs... yani demem o ki önemli olan karşımızdakiler değil önemli olan bizim istediğimiz. mühim olan bizim neyi seçtiğimiz. 
size bu yolla mutlu olmasanız da mutluluğu, tutkulu olmasanız da tutkuyu, hayran olmasanız da hayranlığı vaad ediyorum. ama bunu bir tek ben beceremiyorum. işte bu yüzden bana inanın tabi isterseniz.

yani falih hoca diyor ki hayat klasik koşullanmadır. koşullandığınız şeylere iyice bir bakın bakalım gerçekte aradıklarınız mı? 

1 Temmuz 2013

akış sözcüğünü nasıl severim belli değil. hiç aynı nehirde yıkanmamış biri olarak, her damlanın yataktan onlarca şey topladığı bir ırmak olsam en sonunda daha ne isterdim ki.
on beş gün boyunca izmirde yüzlerce insanla konuştum. kimisiyle sadece konuşmakla kaldım kimisinden de ömürlük dersler aldım. projeye katılıp da doldurduğum anketten daha fazla ders alan bir insanım ben.
demem o ki ben insanlardan hikayeler, dedikodular, olaylar topladım tıpkı bir ırmağın yatağından mineral toplaması gibi.
demem o ki her insan kara kapalı bir kutu, her kutunun deseni başka.
ve biz ne kadar içine baksak da şu bir gerçek ki hiç bir zaman o kutunun içine giremicez.
kutuları, yataktaki taşları, sudaki mineralleri ve insanlardaki insan kavramlarını çoğaltalım,
onlar gibi yaşayamasak da kendi kutumuzdan ibaret sandığımız bu dünyada boğulmayalım.

*

ve öğrendiğim her şey biraz daha anlatma isteği uyandırırken rumuzlu rumuzlu hikayeler gelicek buraya sonra...

17 Haziran 2013


aldığınız cevaplar anlamlı geliyorsa içinizi acıtsa bile iyi gelir. görmek uzaktan bakmak ve büyük bir toz bulutunun  dağıldığı anda esen o rüzgar soğuk taşısa da huzur verir.  bir şeye kafanızı vermek sizi  tatmin etmese de  tam olarak odaklanabilmek özgürlüktür. kaportadaki çiziklere çekilen cila anıları yok etmez yenisine olanak verir. 

9 Haziran 2013

beşten sonra evden çıkan nasıl ki geri dönmemişse üçten sonra balkonda oturan da mutlu değildir.

yoluna devam  etmişsin
ama  ilerlemeden , sadece başını önüne dikmişsin.
oysa sen yolda yürümeyi severdin!

28 Mayıs 2013

ben önceden buraya bu kadar sık yazmazdım yazmaktan da kastım kusmak aslında. ya da bir şeyin beni koşulsuz dinlemesi, hiç bir amaç umursamadan sadece içimi anlatmak. yok muydu önceden böyle saçmalamalarım. vardı. ama o zaman buraya gelmeden boşalıyordu içim. dağılıyordu bir şekilde dikkatim. şimdilerde ise türk kahvesinin telvesi içime geri akıyor.

- birinin bu fincanı acil yıkaması lazım yoksa dilekleri geç olucak.-

....cak kadar yabancısı değilim senin .böyle diyor en sevdiğim yerinde kaydın. ses kaydı. hiç görmediğim. mental hastalıkları köprüden önce son çıkış gören bir kadın.ın ses kaydı. ya da soundcloudtaki 300 kişinin altında dinlenmiş her  sanatçının şarkılarını bir ayrı dinliyorum. sanki benimle konuşuyomuş gibi değiller. sanki ben bu yolla kendimle konuşabiliyormuş gibi  diye seviyorum belki. kimse kimsenin içine göremez kabul de dilini de mi çözemez?
bu kadar tek ve biricik mi ki sorunlarımız?
hepsinin temeli bir değil mi ki ?
hepsi epi topu insanın  kendi  canını yakması değil mi?

27 Mayıs 2013

kaybettiğimiz ne varsa hepsinin yerine birer küçük melek biblosu koyalım. giden her şey güzel hatırlanmaz ama biz hep kalbimizi temiz tutalım. içimiz ne kadar karışırsa karışsın o karışıklığın saflığında, bildiğimiz gördüğümüzden öte hissettiğimizde içimizde yanan ne varsa hepsini toplayıp göğe çıkalım. en uzun dağın zirvesine varamayız belki ama bize ait olduğunu bildiğimiz ne kadar yük varsa - ne kadar bırakmak istemesek de- güzel bir gelin bohçası yapalım. ve göğün en güzel katmanına bırakalım.
yitip giden ne varsa bu şarkıyla ansınlar. belki acımız biraz daha güzel acır.

22 Mayıs 2013

mesela tanrı olsam zaman çok sıkıcı olurdu. çünkü o zaman, zamanın da nerede biteceğini biliyorsun. daha da kötüsü o zamanda neler olacağını da biliyosun.

ya da antik dönemde yaşayan bir yarı tanrıça olsam. koca gün oturup özel yeteneklerimi kullanmayı bekleyeceğim, sonradan insanların derslerde, müzelerde benim de içinde olacağım bir resmi bensiz görmesini istemezdim.
- eyyy venüs geçtiysen apollonun kenarından köşesinden gelseydin ya bugün yan sırama-

yani demem o ki bilginlik, korkutucu bir güç ve ya zamanı akıtmaktan da öte yaşamak en temizi. bilmeden üç gün sonrasını, güç tanımını kendine göre yapıp kendi zamanını akıtmak en zevklisi.

bunu da ben değil bu arkadaş düşünmüş olsun:


18 Mayıs 2013

bazı insanlar tarihte çağ açıp kapamışlar. bende kendi hayatımın padişahı, şahı olduğumdan bir çağı daha kapadım. hiç acımadım, yalan, en çok kendi canımı acıttım. çok uzattım belki ama topladığım anılarla çağlar ötesine gittim ben. her ne yapıyorsam bırakmıyorum sadece vazgeçiyorum. bazı şeylerin tadında, tahtında kalması için bencilliğime son veriyorum. sadece bu. buradaki 4-5 yazıyı taslak yaptım mesela, rakı kapaklarını başucumdan alıyorum, şarkılarıma bir çeki düzen veriyorum. . .
hangi çağa geçtiğimi bilmesem de nasıl bir savaştan yaramla beremle  sağ kurtulduğumu biliyorum. bir kutuda anılarım, hepsinin üzerine en sevdiğim parfümden sıkıp kapağını kapatıyorum. işin en acı tarafı da bunu zorunluluktan değil isteyerek yapıyorum. istettirene sağlık.

11 Mayıs 2013

 bu bir öfke yazısı. ben annemle konuşup ona ulaşabiliyorken hatayda (ve bu dünya üzerine belkide gelmiş geçmiş milyonlarca insanın,annenin) çocuklarına artık hasret kalması, ve bunun hep dünyevi boş şeylerden, mallardan, politikalardan, . . .  oluşu acı ve öfkemin sebebi. her kim, ne kadar kötü olursa olsun ya da ne kadar iyi  evlat acısıyla sarsılmasına tahammülüm yok. üstelik bunların günümüzde maçlarla, tv programlarıyla, yavşak, gevşek politikacılarla kapatılması, insanların taraf olarak değil de olan bu olaylara yapıdan itibaren/olgu olarak karşı çıkmaması, en basitinden konuşmamasına sinir oluyorum. beğenelim beğenmeyelim hepimiz bir annenin babanın çocuklarıyız. hepimiz bir şekilde hayatta küçücük bir obje dahi olsa bir şeylere kıymet vermişliğimiz var ki bugün hatayda insan söz konusuydu. birilerinin kardeşiydi ölenler, birilerinin çocukluk arkadaşı, daha  yürüyemeyen bebekler vardı başka ölümlerde, ya da olanın bile farkında olamayacak kadar engelli insanlar. hiç biri/hiç birimiz bu dünyaya sevdiklerimizden, ruhumuz bedenimizden, ellerimiz sevdiklerimizin elinden ayrılsın diye gelmedik. politika üzerinden yürüyen saçma yorumlar,  bu olaylardan kolaylıkla pay çıkarabilen siyasal düzen/partiler, bulunduğu konumda çevresine gerekli belge ve bilgileri iletmeyen ^medya^, ve bu sistemin içine dahil olmuş çarkın dönmesini sağlayan işleyip kendine rant çıkaran ve bu sayede bölünme eyleminden öte insanların düşünce yapısını da bölerek kısır bir döngü oluşturup insani değerleri yok eden her şeyden nefret ediyorum. keşke nefretimiz, acılarımız hataydaki, roboskideki, savaşlardaki, katliamlardaki,... annelerin/ailelerin/insanların acısını azıcık olsa hafifletseydi bari. ya da bunlara dur diyebilen insanlar çarkı çevirmeye çalışan bir insanın düşüncelerini etkileyebilseydi ve yaptığı eylemi değiştirebilseydi.
kısacası gülşenin deyimiyle ben bazı insanların vicdanını acıtmak istiyorum. acısın ki ne olduğunu ne bittiğini aslında başkalarının da canlarının olup, yandığını anlasınlar istiyorum.
anneler günü dileğim budur.
güneş arkadan her vurduğunda bir yaka gölgesiyle her yer geceye döner mi ?

6 Mayıs 2013

yok olma zamanı şimdi

29 Nisan 2013

geçmişten bir sahne:
perde açılır. sabaha karşı bir öğrenci evi. herşeyin üstünde biraz toz. sehpada iki çeşit meze, biraz müzik havada, birbirine geçen düşünceler, dalan gözler, çınlayan ince camdan kadehler...
-kestik-
eğer yaşamak dedikleri şey bugün öğrendiğimiz dört temel duyguyu da yaşamaksa bir anda yaşadım ben sayende eyvallah. öfkenin alasını duydum kendime, kıskançlığın, sevginin, şaşkınlığın da dibine vurdum tek bir hamleyle.bu dört duygunun da ötesinde; nefretin sevgiden ya da bu duyguların her hangi birinden daha güçlü olduğuna inanmışımdır. bir anda uzaydan düşen meteor parçasıyla gözlerimin bağını çözdüm bu akşam -ikinciye- . o dört temel duygu karıştı nefretin de alasını duydum sana. bu kadar sonsuz severken, kendime olan öfkemle ancak bu kadar şaşırabilirdim, ancak bu kadar kıskanabilirdim herhalde.
ve şimdi aklımda aylar öncesine ait baştaki sahne. herşeyi keşke bu kadar net hatırlamasam, playlistler bokyese ya da. şimdi ben kendime kalan öfkemle yine aynı kanepede bu sefer senin yerinde o şarkıları dinlemesem sabaha karşı, ezanı duymadan uyku tutsa. gözlerimi kapasam da zihnim sevdiğim sahneleri başa alıp alıp aynı anda oynatmayı bıraksa.
ben bıraksam, kendimden değil de fazladan değer kattığımı düşündüğüm insanlardan geçsem.
ya da onlar olmadıklarını düşündüğüm insanmış gibi yapmaktan vazgeçseler.
sabah olsa, gün doğsa, nefes alacak yer bulsak.


27 Nisan 2013

 Pessoanın canını çok sıkmışlar o kadar sıkmışlar ki huzursuzluğun kitabı gibi bir şey ortaya çıkmış. ama iyi ki sıkmışlar.  yoksa yazmazdı. en azından şöyle bir satır olmazdı:
''Yazmak, unutmaktır.''
adam haklı.bence de en azından unutmanın ilk adımı. içindekini dışarı atmadan ona ait olduğu bir yer bulmadan nasıl unutabilirsin ki? uygun bir yer bulsak aklımızdakilere belki de herşeyi unutabiliriz bir gün. mühim nokta onlara yine kendi içimizden daha düşük bir yere koyacak kadar unutmak istememiz.

26 Nisan 2013

şimdi ilk defa buraya fısıldıcam. özellikle son üç gündür ama genel olarak son bir haftadır ağır dozda bunalım geçirmemin sebebi ya dualarım kabul olursaydı, aslında ettiğim/istediğim en geniş kapsamlısı oldu da ama hani vardır ya böyle cazibeli çekici geldiği için anlık istediğimiz şeyler işte olsaydı bu sene o iş için içim ikiye bölünüp ikisi de burada kalacaktı :]]
iyi ki olmadı o iş, iyiki ben bir sene daha en azından türkiyedeyim :]] -evet bu pek alışılmış bir huzur değil benim için de değil aslında ama asıl sevindiğim hayal kurmaya devam edebilecek oluşum sanırım-
mülakat için kapıdan içeri girerken hayırlısı neyse o olsun iyi ki demişim. yoksa siz beni ispanyaya bıraksaydınız da ben mızmızlanmaktan başka bir şey yapmazdım. insan kendini bilmeye görsün
ben demiyorum ki buralarda çok mutlu olucam bildiğim tek şey oralarda mutlu olmayacağımdı o da kısa bir süreliğine bile olsa ortadan kalktı

24 Nisan 2013

en acısı da bilmek
ne kadar ülke geçersen geç, kaç il sınırı değiştirirsen değiş kaçamamak. kaçtığın şeyi gittiğin yerlere, gece yastığına, gündüz yanına alıyorsan beş duyu organını boş verip yine de algılayabiliyorsan, daha da beteri hissedebiliyorsan zamanın geçmesi ya da zamanın sana geçmesi pek bir şey ifade etmeyecek. hatta o kara delik içine çekmişse seni zaman dursun diye dua edersin. edersin tabi yanındaysa istediğin, için de (u)mutluysa, yüzündeki gülümsemeye gerek kalmaz ki gözlerin gülerken. edersin de zamanla beddua etmeyi de öğrenirsin. için yanarken, her bir etinin ayrı ayrı acıdığını hissederken bir numaralı işkenceciden daha cani olursun ama sırf kendi canını yakarsın O'nun canını yaktın diye.
dua edersin, hayal edersin, işkence edersin kendine, beddua edersin, hayret edersin evrenin düzenine, ... ve bulunduğun her eylemden arda kalanları atamazsın, yok sayıp unutamazsın. her .....yı yolasın gelir de her .... o ..... değildir. bilirsin ama ayıramazsın. yani bildiğini ortadan kaldıramadığın gibi çoğaltırsın, her ana yayarsın.
bir süre sonra o kadar çak şey bilirsin ki... o kadar önemli olan gereksiz ayrıntı hayat anlarına tanık olursun ki için daha da yanar.

çünkü; bilirsin ki ne kadar ülke geçersen geç, kaç il sınırı değiştirirsen değiştir istediğin o bildiklerinde saklı kalacaktır. 

14 Nisan 2013

bütün mutluluklarımızın içine biraz korku katılmış gibi, ne kötü. hiç bir şeyi tam yaşayamıyoruz. kırılmışız ya önceden bir kere toplayamıyoruz parçalarımızı. dağılan her neyse hiç bir zaman tam olarak birleşmicek. kıl kadar bir parça hep eksik. inancımız eksik. ne de olsa bu dünyada o son hep filmlerde görülmüş. en çok acıyanlar hep en çok hissedenler olmuş filmlerde, ondandır belki korkumuz. ondandır belki her adım atışımızda acaba diye ayağımız havadayken duruşumuz. o acabaların altında bilmediğimiz ne kadar soru işareti varsa o kadar uzun kalmışız havada. ve kaybetbekten korkuşumuz en büyük acabamız olmuş. acaba bir daha her şey aynı olur mularla, korkular, saklılarla içimizi sıka sıka bir hal olmuşuz. olmuşuz da ne soru işaretine bir cevap bulmuşuz ne de acabanın sonunu sormuşuz. kurmuşuz kurmuşuz, en sonunda kendi kurgumuzda kaybolmuşuz!
karşımızdakini kaybetmekten korkarken kendimiz yok olmuşuz.
ve en sonunda şarkı olmuşuz.

12 Nisan 2013

'bayım siz beni yanlış anladınız.' diyordu kadın. parlak zincirlerle sandalyeye bağladığı adama; sessizce ve yüzlerce kere. bazısı şiddet dolu, bazısı titrek, bazısı ise af dilercesineydi. zamanında içinde çürütmeye başladığı ne kadar şey varsa hepsi için söyledi, durmaksızın, aynı cümleyi. ama adam kadını hala anlamıyordu ve haklıydı anlamamakta, anlamaması için bulduğu tüm hileler kadının hala işine yarıyordu.
müzikle beraber hızlanıp yavaşlayan çarpık tango  adımları ve her dönüşten sonra biraz daha sersemleyen bir kafayla adamın çevresinde dönmeye daha fazla dayanamadı kadın sakinledi, müziğin ve içindeki kadının sesini kıstı, adamın ağzındaki bandı çıkarttı ve bir sandalye çekti adamın karşısına. şimdi gözleri aynı mesafedeydi. adam arkaya yaslanmış kolları hala bağlı gözbebekleriyle kadının yüzünü tarıyordu tüm bu olanlara bir sebep ararcasına, ama bulduğu tek şey ona bakan kurşun misali bir çift gözdü ve adam hayatında ilk kez gözlerden çıkan alevi gördü.
oturduktan sonra kadının kafası hafiften duruldu. neden bağlamıştı ki sandalyeye, böyle sadece sözlerle canını yakabilirdi adamın. oysa o hep güzel şeyler duyduğu o adamın canının yandığını da duymak istiyordu, o sesten. ve kadın şunu çok iyi biliyordu ki; kendisi birincil müdaheleyle onun canını yakamazdı. ipe bağlayıp köprüden sarkıtabilirdi, ya da adam tutup videoyaya çekebilirdi sadece ama birden fark etti ki bunların hepsinde adam ondan uzakta olacaktı ve kadın buna dayanamazdı.aklından geçen binlerce senaryodaki kötü sonlara da dayanamadı kadın ve birden yüksekten çıkan sesiyle, sallanan eteği ve ayağıyla hesap sorarcasına başladı konuşmaya;
-senden kurtulmanın bir yolu olmalı bu hayatta, filmler, sözler gerçek olmalı, bir yol anlıyor musun bir yol mutlaka var. hayatıma hiç girmemişsin gibi yaşamanın bir yolu mutlaka var. söyle açık işte ağzın, söyle ki zincirler de çıksın senin kolundan benim aklımdan. kalmayalım bir yere bağlı. devam etsin hayatımız ve hiç bilmeden birbirimizi görmeden.konuş söyle. - sonuna doğru çatallanan ses giderek şiddetini kaybedip bir çocuğun sesine bürünüyordu. adam da afallamıştı bu isteklerden. mutluydu ki o böyle. bir yola gerek yoktu gözünde belki de. hem zaten hayatta kalmak  dayanmaktı, buna da dayanılırdı, sorun muydu şimdi bu. değer miydi bu kadar ortalığı kaldırmaya düzeni bozmaya. bunların karşılığında iki cümle edebildi adam;
-saçmalama. gidelim hadi.-  kadın her zamanki gibi inanamadı sesten gelen cevaba. ona tüm bunları yaptırabilen bir gücün bu kadar pervasız kalması sinirlerini, duygularını alt üst etti. tam sakinleşmişken hızlıca ayağa kalktı devrilen sandalyesine çaktı bir tekme yetmedi etrafta ne varsa yerdeydi artık bir tek müzik çalar kurtuldu ve tekrar şarkı başladı. başlayan şarkı hiç bitmeyecekmişçesine kadını da kendine uydurdu ve artık şarkıyla kadın bir hareket ediyorlardı ...

7 Nisan 2013

okuduklarımız, dinlediklerimiz, izlediklerimiz, . . . hepsi bir birinden güzel ve ya kötü, hangisini sevsek ya da nefret etsek bilemiyoruz. ama gerçeğe döndüğünde ne sadece güzel ne de kötü tarif etmeye yetmiyor. neresinden tuttuysanız hep o köşeye dair bir fikrimiz oluyor.
istiyorum ki bir konuya dair tek bir fikrim olsun. iyi olsun kötü olsun ama tek olsun. köşe değiştirmekten, herkese hak vermekten, herkese hak verip verip ortadaki sıkıntının sikintilerini bulamamaktan yoruluyorum.
ben yoruldukça değişiyorum. olmadığım biri haline dönüyorum. önemsemiyorum, boş veriyorum, kalp kırıyorum, BENCİLLEŞİYORUM!
istemediğim, sevmediğim insanlara dönerken hala onları kınamak istemiyorum.
evlilik ve aile  müessesi hakkında şu an yeterince karışığım daha fazlasını bünyem kaldırmıcak, özellikle bizimkilerle ilgili.

kimse ben istemeden beni sevmesin!

5 Nisan 2013


sonra gözlerime bakıyorsun
ben o gözlerde bana ait bir şeyler arıyorum
ne olursa olsun
gökyüzüne baktığımda gördüğüm soru işaretini unutturacak bir işaret fişeği
ama elimde hep daha büyük bir soru işareti ve daha küçük bir gökyüzüyle kalakalıyorum

sonra sesini duyuyorum 
bazen sadece sesini dinliyorum
hatta sevdiğim tüm şarkıları bir anda senin sesinden dinliyorum
zaman oluyor sesine ulaşmak için dünyayı birbirine katıyorum
katıyorum da tüm kaydın sadece 2 saniyesini dinleyip kapatıyorum
dayanamıyorum, 
duydukça parmak ucumdan saç dibime acıyorum, karışıyorum.

sonra saatler geliyor geçiyor çifterli çifterli
11:11 12:12 13:13 . . . 
bir rivayete göre hep beni düşünüyosun
ama ne gariptir ki 
ne zaman hep beni düşündüğünü düşünsem
sen hep başkalarını düşünüyor oluyorsun
işte o an; tüm saatler, tüm anlar ve yaşam dursun istiyorum
durmuyor.
an bütün can yakıcılığıyla, altından iğneleriyle batmaya devam ediyor.

ve bana sadece içimde durdurduğum yaşam ve öldürdüğüm insanlar kalıyor.
tüm pisliğiyle.


3 Nisan 2013

allahtan böyle şarkılar var da uzun uzun yazmaya mecalimiz kalmadığında linki yetiyor!

ama yine de hatırlatmak da fayda var :


Benim kadar seven birini tanırsın ama
Ya benim gibi vazgeçmeyeni yılca ?

17 Mart 2013



insan aynı anda birden çok şey düşünmemeli. hele hele hiç hissetmemeli.
yoksa, ne yazabiliyor, ne sese döküyor ne de anlatabiliyor. gözüne ışık tutulan kedi misali, kalıveriyor. her nöronu ayrı ayrı çalışırken insan evladı huzura eremiyor.
canının her zerresi ayrı ayrı acımışsa yeni gelen darbeler birikmekten başka bir işe yaramıyor. birike birike çürümeye başlıyor zamanla. sorularla ayrışıyor sonra o birikinti. -sorularla canını tekrar tekrar ayrıştırıyorsun.-
sonuç olarak kendi canını en çok kendin yakıyosun.
çünkü; takmışsın diline bir sevme stili, inanmışsın ve hala inanıyorsun bir de buna körü körüne.
sevgi kimseyle ilgili değilmiş bir tek seveni bağlıyomuş, fasso fisso .

üzüldüğünde insan kendini bile dikkate almak istemiyor.
dinlemek istemiyor.
hele ki aklına uyup inanmayı reddediyor.
çünkü hangi yolu seçerse seçsin hep o üzüldüğü şey karşısına çıkıyor. dikkate alsa da inansa da hep o can yakan şeye oluyor bütün eylemler böylece canı daha çok yanıyor
ve bunlar olurken ana sahnede zaman akıp gidiyor.
günler aylar neler getirecek kimse bilmiyor.
mevsim dönüşümlerinin ve zararlı mahlukatların alerjiyle güçlü ilişkisi var!


15 Mart 2013

Clade Levi-Strauss demiş ki ;

'' Bütün dünya yüzeyinde yalnızca tek bir kültür ve tek bir uygarlığın olabileceği zamanı artık kolayca düşünebiliyoruz. Gerçi ben bunun gerçekleşebileceğine inanmıyorum, çünkü fiiliyatta daima -bir taraftan homojenleşmeye diğer taraftansa yeni ayrımlara yönelik- karşıt eğilimler vardır. Bir kültür ne kadar homojenleşirse içsel ayrışma çizgileri o kadar belirginleşir; ve bir düzeyde kazanılanşe, hemen ardından başka bir düzeyde kaybedilir. '' 

üstelik bunu 1978 yılında söylemiş. saygılar şelale.

7 Mart 2013

zalimsin birsen tezer

duymayı bilsen...
        görsennn...         dokunabilsennn...      
ahh bilsen!

Seni sevdiğimdendir 
gelirim ben bu yere      ...

           kafam bozuk, 
                 gönlüm soluk,
dilim donuk, bu dümende.



çünkü o Birsen TEZER ! 

gelip sesiyle, takımıyla insanın ağzına sıçıp gitmek bence tabiatında var. yazdığı o şarkılar, söyleyişi, elleri, gözleri, onun sevdiği adam olmak var bu dünyada. 

bu dünyada adammm gibi seven birsen gibi onlarca kadın var.
elinde kuş tutarcasına hassas,
kalplerine,içlerine yazdıkları adamın adının üstüne isim yakıştırılmasından dahi tiksinen,
saf sevebilen kadınlar var.

daha dokunmadan, sadece o adamın sesiyle içinde dünyaları yakıp yıkan,
sırf gülümsemesi uğruna onlarca duayla, totemle, büyüyle dünyayı döndüren,
dünyadan önce kendi hayatını kendi durduran, onlarca kadın.

ve bu kadınlar o adamlara beddua etmiyorlar, üstlerine yara bandı kapatmak ya da başka bir adamın canını yakarak öc almak da istemiyorlar.
o adamların canları yanar diye belki adamlardan bile çok korkuyorlar da bir 
di gel yanıma yetti canıma usandım! 
diyemiyorlar.
sevmelerimize, sevme şekillerimize sağlık.




yarın 8 mart, dünya kadınlar günü ve ben bu kadar anlamlı bir günde kocasının kuklası kadınların pırlantadan faydalanmayı bir kutlama saydığı, çocuk gelinlerin sayısının her gün arttığı, en basitinden jinekolojik muayeneye gittiğinde bile istismara uğrayan kadınların kol gezdiği bir zamanda kutlamak yerine değerlendirmek, okumak, daha çok düşünmek taraftarıyım. karanfil değil de kitap dağıtın kitapçık dağıtın yarın en azından.

5 Mart 2013

                                                 o kendini biliyor, or you can libido aslıcanım  :*

28 Şubat 2013

elimizde ne var ?

 aslında hepimizin kendimize sakladıkları var. anlatamadıklarımız, anlatamayacağımız şeyler var. duygularımız, övgümüz, sövgümüz, hesaplarımız var. ve en önemlisi korkularımız var.
 dinlemekten korktuğumuz şarkılar var mesela. hecesi hecesine anılar yüklü olan şiirler. okuduğunuz anda beyninizi sıkıştıran mengeneyi çalıştıran gizli güçler var bu dünyada içinizin köründe yaşayan canavarlar var.
 Ursulaya göre ejderhalarımız var.
 altını çizdiğimiz satırların dönüp okuyunca ağzımıza sıçma özellikleri var. kim onlara cansız diyebilir ki ?
 bin bir senaryo var. uykuya yattığınız anda yer çekimin kuvvetinden zerre etkilenmeyip tortullanamayan ve bir türlü akıldan gitmeyen binlerce plan. o planların devam ettiği kış günü terleten rüyalarımız var. çok özlediklerimizi görebildiğimiz düşlerimiz var o rüyalarda.
  en güzeli de hissedilen acıdan alınan tat var. mazoşistlik diyin, yaşamın tadı diyin; yaşadığını hissetmek var.
  araftalığı yok ettiğimiz an her şey daha güzel olacak. o da anca şarkılarla

22 Şubat 2013


'far etmeden fark etmeden fark etmeden'
fark etmeden  olması lazım hayatımızda bazı şeylerin. 
gözlerimizi kaç kere açıp kaparsak hep olması lazım            .
mesela fark etmeden bir ses kaydını dinlerken bulmalısınız kendinizi.
hiç alakasız yerde karın ağrılarınızın tutması kronikleşir anlamadan.
tüm tükürdüklerinizi yalarsınız seve seve.
suyun  tadını alırsınız bazen
bazen de padişaha yapılan yemekler suntadır.
çünkü yemekten önce ve sonra beyninizi yiyen kurtlar tat aldırmaz,
hatta nefes aldırmaz.
tıkanırsınız, kendi beyninizin etini yemekten.

yani bir nefes alın ve hayatta kalın, eğer imkanınız varsa nefesin tadını da çıkarın. 

18 Şubat 2013


Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen 
Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu 
Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen 
Kum taneleri var ya onlardan birindeyim 
Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor 
Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte 

Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum 

Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit 
Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse 
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman 
Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık 
Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tansık 
Seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada 

AHMET TELLİ

Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen 
Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu 
Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen 
Kum taneleri var ya onlardan birindeyim 
Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor 
Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte 
Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum 
Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit 
Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse
 
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık 
Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tansık Seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada 
AHMET TELLİ

16 Şubat 2013

kişilik bakımından küçük insanların küçük hesapları, basit duyguları ve gereksiz davranışları varmış.
uzakta bile olsa bir insan sizi gülümsetiyorsa o gülümseme sevgi ya da acıma taşıyabiliyormuş, emin olmadan sevinmemek lazımmış.
güç kavramı her alanda farklı şeyler ifade etse de devamlılığı ne kadar sağlayabildiğiniz uygulanılan gücün etkisinden önemliymiş.
hande yener her ne kadar kraliçe diye kendini tanıtmaya zorlasa da kraliçe gibi davranmadıktan sonra anca fotoğrafta olabiliyormuş.
son cümle tüm insan türü ve davranışları için geçerliymiş.

''yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var.'' ama bunların tersini yarın öğrenmeyeceğimi kimse garantileyemez.sanırım hayatın tadı da buradan geliyor.

and yesss ' I'm paranoid but not android'

14 Şubat 2013



15 şubattan gelen bir 14 şubat itirafıdır bu. sırf emin olmak için tarihin değişmesini bekledim..

eğer birini kalbinizin ortasına, aklınızın her noktasına, hayatınızın anlamına yerleştirdiğinizden hayatınıza daha uygun başka birini kabul edemiyor, içinize sindiremiyorsanız;
bunun yanında o  çok hissettiğinize de dokunamıyorsanız 14 şubatta, 15 şubattan 2 marttan 14 marttan . . . daha üzgün ya da daha mutlu olmuyormuşsunuz.

her günü sevgililer günü olarak yaşamayı becerenler olarak bu şarkı da bize; how wish how wish ...

13 Şubat 2013

''Adını funda oteli koy
Aklından gelip geçen bir yazın
Ve akşam güneşlerinde orda burda
Bir deniz kıyısında, eski bir yıkıntıda
İnce ince gezinen turuncu adamların.

Adını funda oteli koy
Sevdamızın da adını
Ayakları dibinde gün batımının.
Ve ağzında binlerce güneşin tadı
Dilinin ucunda yalnızca kendi adın.

Çünkü sevdikçe beni sen kendini tanıdın.''

demiş Edip Cansever. ne güzel ne doğru demiş.

12 Şubat 2013

zamanla, zamanlamayla, elimde olan zamanımla ilgili büyük sorunlarım var ve anlatamıyorum da. bekliyorum ete kemiğe bürünsünler ama o da zamanla.
hayatımın kremalı sebze çorbasına dönüşünü izlemek çok keyifli değil tabi. ama arada güzel şeyler de olsun, olmalı yani bence.
mesela yan dal için başvurabileyim onlar da kabul etsinler. çok iyi de olur aman da nasıl güzel olur fıstık gibi olur.

hatta aynen böyle olur :]]

5 Şubat 2013

ikinci bölüm: Franz Kafka ve Milena Jesenska

beni aşka inandıran nadir çiftlerden ve her aşkın kendi kara deliğini yarattığını kanıtlayan onlarca çiftten birileridir. liseden bu yana, hikayelerini duyduğumdan, ''sein'' kelimesini Franzın kullanışını algıladıktan bu yana benim için yerleri çok farklıdır. o yüzden neresinden başlanır ne anlatılır toplarlanmıyor bir türlü.

şöyle diyelim franz kafka praglı bir yazar ve milenayla yazılarını çevirmesi için konuşaya başlıyorlar. 2 sene boyunca birbirlerini bir ya da iki kez görmek suretiyle ( ki pragda bir kafede diye biliyorum. praga gidip tüm kafelerini dolaşmak en büyük hayalimdir. ipucu falan bulursam affetmem.) mektuplarla birbirlerinin hayatına dahil olmuş hatta franz kafkanın hayatı bizzat milena olmuştur. iki yılın sonunda milenanın evli bir kadın olmasından dolayı konuşmalar kesilmiştir.

gönül ister ki buraya milenaya yazılan mektupların hepsini yazabileyim ama imkan yok benim içlerinden seçme gibi bir yeteğim de yok o yüzden bir tek  franz kafkanın imzasından bahsetmek istiyorum gerisi ve ötesi ve ilerisi tüm kitapçılarda milenaya mektuplar 

almancada sein kelimesi iki anlama gelir:
"varolmak" ve "onun olmak
"




üçüncü bölüm: Galya ve Franz kafka 
işte bu bölüm tam da çorbanın karıştığı bölüm. ve en karmaşık belki de hayal kurması en tatlı bölüm. çünkü bir anda her şeyi beraber değerlendirdiğimde aklımda hep içler dışlar çarpımı gibi eşler çarpımı oluyor. değerlendirme ya da yargılama anlamında değil değil. sadece galyanın hikayesini anlattıktan sonra ilknur hoca benim aklımda hep bu eşleşme oldu eğer evrenler çarpışmış dünyalar değişmiş ve tüm bu yaşananlardan sonra belki 2050de belki m.ö.3 yyda galya ve franz yaşadığı aşklardan sonra birbirini tanıyabilselerdi acaba hiç bir şey olmamaış gibi aynı kaldırımda geçip giderler miydi yoksa tarihin ve evrenlerin göreceği en büyük ilişki mi ortaya çıkardı? ben hep hayallerimde o ikisini bir köşe başında çarpıştırıyorum ve ikinci senaryoyu tüm dünyanın konuştuğunu var sayıyorum.
ama biliyorum ki nazım ve milena da o köşe başında ve sonsuzluk yolunda galya ve franzla beraber gidicek. sonuçta onları bulmasalardı, tesadüf bu ya o meslekleri seçmeselerdi ne galya galya olurdu ne de franz kafka.sonuçta sein olmak anlamına da geliyor.

4 Şubat 2013

sevmek seveni bağlar, sevilenin sevginizle hiç bir bağı yoktur

-bu derdime şahit olsun yıldızlar- 
evvet postumuzun şarkısı ceylan ertemden suat sayın coverı Akşam Olunca Yarelerim Sızlar.

büyük bir hayal dünyasında yaşadığımız düşünülürse şimdi sıra o dünyayı çorba yapmaya geldi.
malzemelerimiz; Nazım, Galina, Franz, Milena ve bolca düş gücü. Başlıyoruz.

ilk bölüm: Nazım ve Galya(galina grigoryevna kolesnikova).
Nazım bir dönem şiirleri yasaklanan memleket memleket dolaşıp bir ağacın altına türkiyeye gömülmek isteyip de zamanında kıymeti bilinmeyen güzide şairimiz.
Galya ise Nazımın moskovada hastanede yatarken tanıştığı hemşire. (alaka bu ya yedi yıl boyunca galya nazımın yarenliğini yapar). özel hemşiresi olarak başlayan ilişkileri gün geçtikçe duygusal bir boyuta da taşınır. yedi yıl boyunca galyaya ait ne bir şiir ne de bir resim bulunmaz Nazımla. çünkü Nazım türkiyede başka bir kadınla evlidir ve  bunu özellikle rica etmiştir. bir ilişkinin bitişi aslında o ilişkinin ana hatlarını çizer bence. hem o ilişkinin hem de o insanların. Galya ve Nazım ilişkisinde en azından bunu söyleyebiliriz.

Nazım arkasından bir mektup bırakarak Galyaya veda eder ve iki aylığına orta asyaya gideceğini ve eğer siniri yatışıp tekrar görüşmek isterse geri geleceğini belirtir. ve vurucu nokta mektubuna "canım, kızım, anam, yoldaşım, baçım memet'im, münevver'im, galyam! bunu yapıyorsam başka bir şey yapamadığım içindir. ve eğer ben senin yüreğinde ve kafanda her şeyden önce senin yoldaşın, arkadaşın, seninle ortak dertleri paylaşan ağabeyinsem, sen, kadınlık gururunu çiğneyen bu acı karşısında ayakta durabilir ve büyük dostluğumuzu çiğnemezsin. (...)  diye başlamasıdır bence. 
Galya ise ömrü boyunca ona en güzel yedi yılı armağan eden bu adama karşılık olarak kırmızı hırkasını yollar! şimdi bunda ne var diyebilirsiniz çünkü ilk bakışta kalan eşyasını yolluyormuş gibi görünüyor ama işin içini edebiyat hocamızdan ilk dinlediğimde Galyanın yaptığı  ve anlamını düşününce dersin ortasında gözümden yaş gelmişti ki benim gözlerimin yaşarması çok da kolay değildir. Nazım çok hastadır ve Galya bir hemşire olarak hastalığının ağırlını ve seyrini tahmin edebilmektedir. onu terk eden, hayatının büyük aşkı gittiği yerde hastalanmasın, canı/içi acımasın diye kalın kırmızı hırkasını unutup da giden Nazıma gönderir. bu noktadaki Galyanın sevgisi ban hep idol olarak gelmiştir. ( bir hikayeye göre Nazımın başka bir kadınla gittiğini de biliyordur üstelik ). hoş o kadar sinirini, nazımı kaybetme acısını bir daha onu görememe ihtimalini her şeyi bir kenara bırakıp o hırkanın gönderilmesi başka bir kadının olması ya da olmamasını bile gölgeler. 
yanında fino köpeği gezdirir gibi adam arayan, karşıdakinin hayatını tapuladığını sanıp her dakikasında yanında olmaya çalışıp da bir ince düşüncesinden bile geçirmeyen onca kadınla aynı cinsten olduğuna inanmıyorum Galyanın. 



28 Ocak 2013

aslında teoride mükemmelim yani her şeyi geride bırakma olsun, hayatıma yön verme olsun, gelecek planım olsun falan...
gel gelelim pratikte üşengeçlikten, mazoşistlikten ölücem!
tuzda pişen balık misali zaman geçiyor,
benimse tek isteğim baki : bir on sene sonraya gidip gelsem... 



on sene sonraya bakamayanlara, 
daha geçen seneden kopamayanlara, 
anın neresinde olduğuna 
o anın neresine battığını bulamayanlara gelsin sıradaki şarkı:  

*  ama tam da konserde yaptığı gibi tam göğsünün ortasından kendini yarıya parçalayanlara, yaraya karanlara gelsin.

26 Ocak 2013

zorunlulukları ortadan kaldırmak gibi bir lüksümüz olmalıydı.

tüm insanlardan, ilişkisiz ilişkilerinden, saçma çıkışlarından, neye kime kızdıği belli olmayıp hıncı kendine olan canavarlardan kurtulacağımız bir yaşam düzeni de olmalıydı.

gönüllülük esasına dayalı olmalıydı belki bu hayali düzende her şey. yargılamak yok iyi ve kötüyü ayıran tek şey kişinin içinde bir yerde olmalıydı ve bu diğerlerini o kadar da ilgilendirmemeliydi. 

karşılıksız olmalıydı tüm duygular. sadece olmalı ve yaşamalıydı insanlar tüm değerleri evrensel bir genellemeye sokmadan, hissetmek önemli olmalıydı.

belki o zaman gerçekten bir şeyler hissetmek, hesaptan uzak saf yaşamak mümkün olabilirdi.
bir de en önemlisi belki o zaman birbirimize verdiğimiz sözler gerçek ve anlamlı olurdu.

19 Ocak 2013

okuduğum tüm kitaplar,  izlediklerim, dinlediklerim, gördüğüm hayatlar, geçtiğim insanlar bana hep bir şeyler söyler. hafızamın kilitli bir yerinde günü gelince kullanmak üzere sakladığımı, bildiğimi, öğrendiğimi düşünürdüm . düşünürdüm çünkü yaşadıkça o kutudakilerin aslında hepsini yaşamış ama hiç birini kullanamamış olduğumu fark ediyorum. canımın yanması dengesizliğe bağlanmış bu ipek yaşamak ve kullanamamanın acısında galiba. ya da bu da değil.
biri çıksın öyle bir şey desin ki her anlamda daha az acısın.

18 Ocak 2013

bir kelime bir işlemi değiştir elinde ne kalır ?

  bir şarkı : Jehan Barbur-eskiden



  bir resim:                    

7 Ocak 2013

''sıkılmıştım ben de biraz hep aynı yerde durmaktan 
yanında olmak varken hep arkanda koşmaktan 
beni bu kentte tutan boğazı değil, geçmişimdir 
sen nasıl gidiyorsun, hep merak etmişimdir.

yarın sabah geri gelmeyecek misin 
ben mi kalkayım yoksa çayı sen demleyecek misin 
madem öyle lafı uzatmaya gerek yok 
ben mi öleyim yoksa ateş edecek misin?

rahatsız ediyorum ama, çiçeğe su verdin mi 
evet bunun için aradım, başka ne olabilir ki. 
ha bir de, yola çıktığın zaman hangi köprüyü seçtin 
tam beş saat olmuş izmit'i yeni mi geçtin

yarın sabah geri gelmeyecek misin 
ben mi kalkayım yoksa çayı sen demleyecek misin 
madem öyle lafı uzatmaya gerek yok 
ben mi öleyim yoksa ateş edecek misin?''

efendim yukarıdakiler yeni takıntımın en sevdiğim ve çoğu zaman olduğu gibi ilk dinlediğim parçalarının şarkı sözleri. 


böyle şeyler çoğalmalı çokçana olmalı.