29 Nisan 2013

geçmişten bir sahne:
perde açılır. sabaha karşı bir öğrenci evi. herşeyin üstünde biraz toz. sehpada iki çeşit meze, biraz müzik havada, birbirine geçen düşünceler, dalan gözler, çınlayan ince camdan kadehler...
-kestik-
eğer yaşamak dedikleri şey bugün öğrendiğimiz dört temel duyguyu da yaşamaksa bir anda yaşadım ben sayende eyvallah. öfkenin alasını duydum kendime, kıskançlığın, sevginin, şaşkınlığın da dibine vurdum tek bir hamleyle.bu dört duygunun da ötesinde; nefretin sevgiden ya da bu duyguların her hangi birinden daha güçlü olduğuna inanmışımdır. bir anda uzaydan düşen meteor parçasıyla gözlerimin bağını çözdüm bu akşam -ikinciye- . o dört temel duygu karıştı nefretin de alasını duydum sana. bu kadar sonsuz severken, kendime olan öfkemle ancak bu kadar şaşırabilirdim, ancak bu kadar kıskanabilirdim herhalde.
ve şimdi aklımda aylar öncesine ait baştaki sahne. herşeyi keşke bu kadar net hatırlamasam, playlistler bokyese ya da. şimdi ben kendime kalan öfkemle yine aynı kanepede bu sefer senin yerinde o şarkıları dinlemesem sabaha karşı, ezanı duymadan uyku tutsa. gözlerimi kapasam da zihnim sevdiğim sahneleri başa alıp alıp aynı anda oynatmayı bıraksa.
ben bıraksam, kendimden değil de fazladan değer kattığımı düşündüğüm insanlardan geçsem.
ya da onlar olmadıklarını düşündüğüm insanmış gibi yapmaktan vazgeçseler.
sabah olsa, gün doğsa, nefes alacak yer bulsak.


27 Nisan 2013

 Pessoanın canını çok sıkmışlar o kadar sıkmışlar ki huzursuzluğun kitabı gibi bir şey ortaya çıkmış. ama iyi ki sıkmışlar.  yoksa yazmazdı. en azından şöyle bir satır olmazdı:
''Yazmak, unutmaktır.''
adam haklı.bence de en azından unutmanın ilk adımı. içindekini dışarı atmadan ona ait olduğu bir yer bulmadan nasıl unutabilirsin ki? uygun bir yer bulsak aklımızdakilere belki de herşeyi unutabiliriz bir gün. mühim nokta onlara yine kendi içimizden daha düşük bir yere koyacak kadar unutmak istememiz.

26 Nisan 2013

şimdi ilk defa buraya fısıldıcam. özellikle son üç gündür ama genel olarak son bir haftadır ağır dozda bunalım geçirmemin sebebi ya dualarım kabul olursaydı, aslında ettiğim/istediğim en geniş kapsamlısı oldu da ama hani vardır ya böyle cazibeli çekici geldiği için anlık istediğimiz şeyler işte olsaydı bu sene o iş için içim ikiye bölünüp ikisi de burada kalacaktı :]]
iyi ki olmadı o iş, iyiki ben bir sene daha en azından türkiyedeyim :]] -evet bu pek alışılmış bir huzur değil benim için de değil aslında ama asıl sevindiğim hayal kurmaya devam edebilecek oluşum sanırım-
mülakat için kapıdan içeri girerken hayırlısı neyse o olsun iyi ki demişim. yoksa siz beni ispanyaya bıraksaydınız da ben mızmızlanmaktan başka bir şey yapmazdım. insan kendini bilmeye görsün
ben demiyorum ki buralarda çok mutlu olucam bildiğim tek şey oralarda mutlu olmayacağımdı o da kısa bir süreliğine bile olsa ortadan kalktı

24 Nisan 2013

en acısı da bilmek
ne kadar ülke geçersen geç, kaç il sınırı değiştirirsen değiş kaçamamak. kaçtığın şeyi gittiğin yerlere, gece yastığına, gündüz yanına alıyorsan beş duyu organını boş verip yine de algılayabiliyorsan, daha da beteri hissedebiliyorsan zamanın geçmesi ya da zamanın sana geçmesi pek bir şey ifade etmeyecek. hatta o kara delik içine çekmişse seni zaman dursun diye dua edersin. edersin tabi yanındaysa istediğin, için de (u)mutluysa, yüzündeki gülümsemeye gerek kalmaz ki gözlerin gülerken. edersin de zamanla beddua etmeyi de öğrenirsin. için yanarken, her bir etinin ayrı ayrı acıdığını hissederken bir numaralı işkenceciden daha cani olursun ama sırf kendi canını yakarsın O'nun canını yaktın diye.
dua edersin, hayal edersin, işkence edersin kendine, beddua edersin, hayret edersin evrenin düzenine, ... ve bulunduğun her eylemden arda kalanları atamazsın, yok sayıp unutamazsın. her .....yı yolasın gelir de her .... o ..... değildir. bilirsin ama ayıramazsın. yani bildiğini ortadan kaldıramadığın gibi çoğaltırsın, her ana yayarsın.
bir süre sonra o kadar çak şey bilirsin ki... o kadar önemli olan gereksiz ayrıntı hayat anlarına tanık olursun ki için daha da yanar.

çünkü; bilirsin ki ne kadar ülke geçersen geç, kaç il sınırı değiştirirsen değiştir istediğin o bildiklerinde saklı kalacaktır. 

14 Nisan 2013

bütün mutluluklarımızın içine biraz korku katılmış gibi, ne kötü. hiç bir şeyi tam yaşayamıyoruz. kırılmışız ya önceden bir kere toplayamıyoruz parçalarımızı. dağılan her neyse hiç bir zaman tam olarak birleşmicek. kıl kadar bir parça hep eksik. inancımız eksik. ne de olsa bu dünyada o son hep filmlerde görülmüş. en çok acıyanlar hep en çok hissedenler olmuş filmlerde, ondandır belki korkumuz. ondandır belki her adım atışımızda acaba diye ayağımız havadayken duruşumuz. o acabaların altında bilmediğimiz ne kadar soru işareti varsa o kadar uzun kalmışız havada. ve kaybetbekten korkuşumuz en büyük acabamız olmuş. acaba bir daha her şey aynı olur mularla, korkular, saklılarla içimizi sıka sıka bir hal olmuşuz. olmuşuz da ne soru işaretine bir cevap bulmuşuz ne de acabanın sonunu sormuşuz. kurmuşuz kurmuşuz, en sonunda kendi kurgumuzda kaybolmuşuz!
karşımızdakini kaybetmekten korkarken kendimiz yok olmuşuz.
ve en sonunda şarkı olmuşuz.

12 Nisan 2013

'bayım siz beni yanlış anladınız.' diyordu kadın. parlak zincirlerle sandalyeye bağladığı adama; sessizce ve yüzlerce kere. bazısı şiddet dolu, bazısı titrek, bazısı ise af dilercesineydi. zamanında içinde çürütmeye başladığı ne kadar şey varsa hepsi için söyledi, durmaksızın, aynı cümleyi. ama adam kadını hala anlamıyordu ve haklıydı anlamamakta, anlamaması için bulduğu tüm hileler kadının hala işine yarıyordu.
müzikle beraber hızlanıp yavaşlayan çarpık tango  adımları ve her dönüşten sonra biraz daha sersemleyen bir kafayla adamın çevresinde dönmeye daha fazla dayanamadı kadın sakinledi, müziğin ve içindeki kadının sesini kıstı, adamın ağzındaki bandı çıkarttı ve bir sandalye çekti adamın karşısına. şimdi gözleri aynı mesafedeydi. adam arkaya yaslanmış kolları hala bağlı gözbebekleriyle kadının yüzünü tarıyordu tüm bu olanlara bir sebep ararcasına, ama bulduğu tek şey ona bakan kurşun misali bir çift gözdü ve adam hayatında ilk kez gözlerden çıkan alevi gördü.
oturduktan sonra kadının kafası hafiften duruldu. neden bağlamıştı ki sandalyeye, böyle sadece sözlerle canını yakabilirdi adamın. oysa o hep güzel şeyler duyduğu o adamın canının yandığını da duymak istiyordu, o sesten. ve kadın şunu çok iyi biliyordu ki; kendisi birincil müdaheleyle onun canını yakamazdı. ipe bağlayıp köprüden sarkıtabilirdi, ya da adam tutup videoyaya çekebilirdi sadece ama birden fark etti ki bunların hepsinde adam ondan uzakta olacaktı ve kadın buna dayanamazdı.aklından geçen binlerce senaryodaki kötü sonlara da dayanamadı kadın ve birden yüksekten çıkan sesiyle, sallanan eteği ve ayağıyla hesap sorarcasına başladı konuşmaya;
-senden kurtulmanın bir yolu olmalı bu hayatta, filmler, sözler gerçek olmalı, bir yol anlıyor musun bir yol mutlaka var. hayatıma hiç girmemişsin gibi yaşamanın bir yolu mutlaka var. söyle açık işte ağzın, söyle ki zincirler de çıksın senin kolundan benim aklımdan. kalmayalım bir yere bağlı. devam etsin hayatımız ve hiç bilmeden birbirimizi görmeden.konuş söyle. - sonuna doğru çatallanan ses giderek şiddetini kaybedip bir çocuğun sesine bürünüyordu. adam da afallamıştı bu isteklerden. mutluydu ki o böyle. bir yola gerek yoktu gözünde belki de. hem zaten hayatta kalmak  dayanmaktı, buna da dayanılırdı, sorun muydu şimdi bu. değer miydi bu kadar ortalığı kaldırmaya düzeni bozmaya. bunların karşılığında iki cümle edebildi adam;
-saçmalama. gidelim hadi.-  kadın her zamanki gibi inanamadı sesten gelen cevaba. ona tüm bunları yaptırabilen bir gücün bu kadar pervasız kalması sinirlerini, duygularını alt üst etti. tam sakinleşmişken hızlıca ayağa kalktı devrilen sandalyesine çaktı bir tekme yetmedi etrafta ne varsa yerdeydi artık bir tek müzik çalar kurtuldu ve tekrar şarkı başladı. başlayan şarkı hiç bitmeyecekmişçesine kadını da kendine uydurdu ve artık şarkıyla kadın bir hareket ediyorlardı ...

7 Nisan 2013

okuduklarımız, dinlediklerimiz, izlediklerimiz, . . . hepsi bir birinden güzel ve ya kötü, hangisini sevsek ya da nefret etsek bilemiyoruz. ama gerçeğe döndüğünde ne sadece güzel ne de kötü tarif etmeye yetmiyor. neresinden tuttuysanız hep o köşeye dair bir fikrimiz oluyor.
istiyorum ki bir konuya dair tek bir fikrim olsun. iyi olsun kötü olsun ama tek olsun. köşe değiştirmekten, herkese hak vermekten, herkese hak verip verip ortadaki sıkıntının sikintilerini bulamamaktan yoruluyorum.
ben yoruldukça değişiyorum. olmadığım biri haline dönüyorum. önemsemiyorum, boş veriyorum, kalp kırıyorum, BENCİLLEŞİYORUM!
istemediğim, sevmediğim insanlara dönerken hala onları kınamak istemiyorum.
evlilik ve aile  müessesi hakkında şu an yeterince karışığım daha fazlasını bünyem kaldırmıcak, özellikle bizimkilerle ilgili.

kimse ben istemeden beni sevmesin!